Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri 1304 yılında Silistre'de dünyaya geldiler. Ceddi İdris Bey'e dayanan şerefli ve soylu bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Han'r nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır. Süleyman Efendi'nin dedeleri J£ay-mak Hâfız nâmıyla mâruf bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiştir. Pİder-leri Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul'da tamamlamış ve Silistre'nin Satirli Medresesi'nde yıllarca müderrislik etmiş mâruf bir zattır.
Süleyman Efendi, ilk tahsilini Satirli Medresesi'nde ve Silistre Rüştiyesi'n-de yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstanbul'a gönderildi. Pederleri kendisini İstanbul'a gönderirken:
«— Oğlum î Usûlü Fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun, Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun» diye tavsiyede bulundu.
İstanbul'da Fatih Dersiamlarından ve o devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendi'nin ders halkasına oturan Süleyman Efendi, Ahmet Hamdi'Efendi'den birincilikle icâzet aldı.
Bilâhare o zamanın tâbiri ile dersiam olarak yetişmek, yani ihtisasını (doktorasını) yapmak üzere Süleymaniye'deki Medresetü'l-Mütehassısîn'inTefsir ve Hadis kısmına girip oradarı da birincilikle mezun oldu. Medrese-i Sû-leymaniye'ye girmeden önce Medresetü'l-Kuzat (Kaadi yetiştiren mekteb) in de giriş imtihanını birincilikle kazandı, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine mektupla bildirdiği zaman O'ndan aldığı telgraf şu oldu: «— Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul'a* göndermedim.» Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamberimizin: «-— Üç Kaadiden ikisi Cehennemde birisi Cennettedir.» Mealindeki hadis-i şerifini hatırlatmış oluyordu. Süleyman Efendi (K.S.) pederine verdiği cevapta, kendisinin asla Kaadilik (Hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının devrinin bütün zahirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu bildirdi ve Medrese-i Süleyma-niye'nhî Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiam olduğu gibi, Med-resetü'l-Iiuzât'dan da diplomasını iyi derece ile alıp, Kaadilik rütbesine ulaştı. Böylece devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihraz etmiş bulundular.
Süleyman Efendi (Kuddise sirruh) tahsili esnasında yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla talebeler arasında temayüz ederek hocalarının dikkat nazarlarını çektiler.
Ezelî takdir olarak, Seyyidler zincirinin 33'üncü halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhi füyûzât ile alâkalanarak Seyyidler zinciri-Bin 32'nci halkası ve bu zincirin 9'uncu büyük rütbesi Selâhüddin İlm-i Mevlânâ Sürâcüddin (K.S.) Hazretlerinden seyr-i sülüklerini tamamladılar. Kendilerine vâki teeelliyâtm büyüklüğünden, Selâhüddin İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri tarafından Müceddîd-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fâ-rûki-i Serhendî Hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim edildiler. Bu suretle Seyyidler zincirinin 33'üncü ve sonuncu halkasını teşkil ederek: dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek tiimmetle-' .riyle küfrü dalâl çukurundan iman ve ihlâs sahasına çekip-çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Seyyidler zincirinin 33'üncü ve sonuncu halkası Ebül-Fâruk Süleyman Hilmi Silistrevî (K.S.) Hazretleri 16 Eylül 1959 da irtihal buyurdular. (Kaddesallâhu slrrehül-eazz)
SÜLEYMAN EFENDİNİN BÂTIN İLMİ
Ebül-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerinin bâtın ilmi ile alâkalı olarak damaciı ve bağlısı Kemal Kaçar tarafından (Son Devrin Din Mazum-ları) isimli kitap için Necip FazıFa verilen notlardan bir pasajı ehemmiyetine binâen okuyucularımızın ittilâına arzediyoruz:
«Süleyman Efendi'nin bâtın ilmine, yani tasavvuftaki mânevi cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline malûmdur. Zahiri akü ve zekâ ile idraki mümkin olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hattâ iç hayatı münkir olmaz da; yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyizlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin mânevi cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Kendisinin öz ruhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş; bulunuyoruz.. Allahın bu husustaki lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil, mükemmel mürşid olduğuna, «Silsile-i Saa-dâd: Büyükler Zinciri» kolunun 32'nci ferdi Selâhüddin İbn-i Mevlânâ Sürâcüd-diyn'in cismanî nisbet, imam-ı Rabbanî Hazretlerinin de ruhanî nisbetle vârisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamıyanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hali görmediklerini söylemekten çekinmelerini dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.» (Fazilet Takviminden alınmıştır).
Yeni yorum gönder